20 Ocak 2008 Pazar

Siyah

o siyahki yapışan ruhuma bir zift misali... o siyahki ruhumu saran kasvetlı bedeniyle... o siyahki umutlarım üstüne kara bulut misali çöken... o siyahki ruhumu bedenimden almaya çalışan... o siyahki görkemli kadehinden zehirini içirmeye çalışan... o siyahki geleceğimi, umutlarımı kısacası herşeyimi çalan... şimdi anlıyorsun beni değilmi? bu yüzden evet heryer siyah, hep siyah...

Cocaine wrote:
-------------------------------------
neden hep siyah anlamıyorum..

farklı hayat şartları, farklı hayat standartları, farklı hissiyatlar... sonuçta zıtlıklar değilmi güzellikleri ortaya çıkaran... saygı duymadığın sürece zıtlıklara, göremezsin o zıtlıklar içinde kaybettiğin diğer yarını...

Cocaine wrote:
-------------------------------------
iyidi dostum.elbette aynı düşüncede değiliz ama böyle güzel bir cevaba saygı duyarım..

14 Ocak 2008 Pazartesi

Death - Voice Of The Soul

Kocaman bir tarladayım, bir papatya tarlasında. Şarkının ilk saniyelerinde etrafımı tanımaya çalışıyorum sanki. Yere eğiliyorum bir ara, bir çiçek koparıp saçıma takıyorum, kulağımın üzerine hafifçe geçiriyorum. Mis gibi bir hava, masmavi bir gökyüzü, kokuyu burnumla içime dolduruyorum. Ellerimi açıyorum, gözlerimi kapatıyorum ve kendimi güneşe adarmışçasına yüzümü göğe doğru çeviriyorum. içimi ısıtan güneş arkadaş gibi bana. Güzelce savuruyorum bembeyaz elbisemin tül eteğini ellerimle.

Şarkı 1. dakikaya geldiğinde birden bulutlar geliyor sanki göğüme ve sanki bir şey geliyor arkamdan hızlıca. Hava mı kararıyor? Gözlerim mi kapanıyor? Anlamıyorum sanırım koşmam gerekiyor. Akustik gitarın ritimleri alıp götürüyor bacaklarımı. Koşuyorum sanki durmadan koşuyorum. O güzelim tarlada ayağım takılıyor bir şeylere. Müziğe giren gitar soloları canımı acıtıyor. Kulaklarımı kapatıyorum avuçlarımla koşuyorum durmadan koşuyorum. Sololar… Sololar… Sololar… Kıvranmama neden oluyorlar…

1.53 dakika… Duruyorum bir etrafıma bakıyorum. Algılayamaz olmuş gibiyim her şeyi. Devam ediyorum koşmaya, gitarın ritmi nasıldır ki durmama izin vermeden sürükler beni boydan boya…

2.04’ten sonra bir şey tıkıyor boğazımı. O arpej… Karnıma bir sancı giriyor sanki durmak zorunda kalıyorum. Tutuyorum karnımı eğiliyorum dizlerimin üzerine yavaşça hızlı hızlı nefes almaya başlıyorum. Kafamı kaldırıyorum ne olduğuna bakıyorum. Her şey ne kadar garip. Yavaşça kalkıyorum o gitarın sesiyle. Yürüyorum birkaç adım… Zorlukla attığım adımları emin basmak istercesine yere yokluyorum adımımı atmadan önce. Bulutlara bakma ihtiyacı duyuyorum açılıyormuş gibi oluyor karalar. Güneşi yeniden görecekmişim gibi.

Tekrardan giriyor 3.03’te o beni korkutan, koşmaya, her şeyden uzaklaşmaya zorlayan gitar ritimleri. Akustiğin o yumuşak sesi beni neden bu kadar etkiledi? Kaçmak istiyorum bu masaldan çıkmak istiyorum. Özenle topladığım saçlarım dağıldı, eteğimin püskülleri yırtıldı. Dayanamıyorum. Papatyalar görünmez oluyor… Dayanamıyorum, koşmaya halim kalmıyor.

Elimi uzatıyorum 3.32 de tutan olmuyor. yavaşça yere yığıldığımı hissediyorum ve 3:42 de şarkı bitiyor…

Milliyet Blog'dan alıntıdır.

13 Ocak 2008 Pazar

Zaman ve Hayat Keşişlemesi

İronik bir dünyada, ütopyalarımızın arasında ki herhangi bir zaman keşişlemesinde yeniden buluşmak üzere verilmiş sözlerden oluşan bir gelecek içinde, öngördüğümüz hayat şartları ile kıstırılmış ruhlarımız, melankolik nameler eşliğinde uçurumun kenarına yuvarlanırken, tüm bu olup bitenlerin farkında mıyız acaba kahvemizin son demini yudumlarken? Veyahut gazetemizin son satırlarına erişirken geçen süre içinde zaman kavramı altında sıkışan kalplerin umutsuzluğa giden yolculuklarını kayda geçirebilmekte miyiz, akrebin yelkovandan hızla olan kaçışlarına rağmen? Zamanı akrep ile yelkovanın arasında süregelen bir oyun olarak basite indirgeyebilir miyiz, omuzlarımız üzerinde yükselen sorumlulukların getireceği yükün düşüncesine rağmen? Söylesenize, zamanı bu derece hafife alarak sürdürebilir miyiz mütevazi yaşamlarımızın alışagelmiş nağmelerini?

N.Orkun Çeviker

4 Ocak 2008 Cuma

Yeni yılmış, boşversene..

Yeni yılmış yeni bir başlangıçmış, peh kimi kandırıyoruz ki, kendi yarattığımız gerçeklik içinde yaşadığımız, yaşamayı öngördüğümüz bir dünya neye yarar ki. Oyunun kurallarını biz koyarsak ne anlamı kalır mücadelenin, mücadele etmeksizin kurallarla kazanılan kazanımların hangimize gerçek mutluluğu tattıracağını varsayıyoruz ki? Bizim yönettiğimiz bir dünyada adalet nasıl sağlanır ki? Hayallerinin bir adım ötede olduğu inancı insanda olmadığı sürece, o heyecan ve şevkle olan hayat mücadelesini insanda nasıl görmeyi umabiliriz ki? Gerçeklikten olabildiğine uzak renkli hayal kuşaklarında yaşamak hangi birimizi ne kadar süre boyunca sakin, mutlu ve huzurlu tutmaya yetecektir? Yalanlarla bezenip hayallerle süslenmiş gelecekler inşa ederek nereye varabileceğimizi öngörüyoruz ki bu acımasız dünya keşişlemesinde?

N.Orkun Çeviker
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...