28 Kasım 2010 Pazar

Bir mim'dir, iki mim'dir... Anladın sen onu :)

Lethe mimlemiş beni, işte cevapların :);

1.en sevdiğiniz kelime:
İyi olmadığım halde iyiyim demek. (bknz: 
"Neden yorgunsun sorusuna cevap aramaktan, 'Ve bunu sormasınlar diye gülümsemekten yoruldum'." - Cemal Süreya)
2.nefret ettiğiniz kelime
"Ya sen çok iyi birisin ama..." diye başlayan cümleler.

3.Ne sizi heyecanlandırır.
Yolculuklar.
4.Heyecanınızı ne öldürür:
Hayal kırıklığı.
5.En sevdiğiniz ses
Derinden gelen kuş cıvıltısı.
6.Nefret ettiğiniz ses:
Seni dinlemeden hararetle bağırıp çağıran insan.

7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz:
Tarafsız olunması gereken meslekler.
8.Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz:
Müzik aletlerine yatkınlık.
9.Kendiniz olmak istemeseydiniz kim olmak isterdiniz:
Kurtuluş Savaşı'nda savaşmış herhangibiri.
10.Nerde yaşamak isterdiniz;
Pontevedra yada doğa ile içiçe olan herhangibir yer.
11.En önemli kusurunuz:
Hayat deneyimlerimden ders çıkaramamam ve kalbimin sesinin herzaman ağır basması.
12.Size en fazla keyif veren kötü huylarınız:
Açık sözlü olmak.
13.Kahramanınız kim:
M.K. Atatürk
14.En çok kullandığınız kötü kelime:
Lanet olsun!
15.Şu anki ruh haliniz:
Hastalıklı.
16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler:
Karma felsefesi.

17.Mutluluk rüyanız:
Sırtıma çantamı takıp, Türkiye'den başlamak üzere sırasıyla Doğu Avrupa, Batı Avrupa, Rusya, Orta Asya, Uzak Doğu, Avustralya şehirlerini dolaşmak.
18.Sizce mutsuzluğun tanımı:
Hayatı kabullenememek.
19.Nasıl ölmek isterdiniz
Kafadan tek kurşunla ani bir ölüm veya uyurken ya da olabildiğince yüksekten atlayıp aşşağı doğru düşerken benliğindeki kötüye dair olan herşeyden yavaşça sıyrıldığını hissettikten sonra ansızın çakılmak.

20.Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz:
Özür dilerim.
...

Sorulu mim için;
http://aylakmatmazel.blogspot.com/
http://darkmirror7.blogspot.com/
http://tugcesenguller.blogspot.com/
http://cakmayunantanricasi.blogspot.com/

http://pisibu.blogspot.com/
Bu insanları mimledim bende.

Geri Sayım...

Tükendim, bittim artık… Hayatın bana bir şeyler vermesini beklemekten yoruldum, bu bekleyiş; geçen her saatin ardından ebedi bir bekleyiş olacakmışçasına bir his yaratıyor yavaşça eriyip yok olmaya mahkûm olan yüreğimde… Her geçen saatin ardından daha da yitiriyorum hayata olan inancımı, daha da yitiriyorum sevgiye olan inancımı, kısacası iyiye dair olan tüm duygulara karşı yitip gidiyor inancım ve ben bunu engellemek için hiç birşey yapamıyorum. Elim kolum bağlı, sadece bekliyorum, bekliyorum hızla yaklaşan sonumu… Sıra bana gelecek bir gün elbet, tek isteğim sıranın bana geleceği vakte kadar sıranı olabildiğince iyi değerlendirebilmen, yoksa bir yıldız kayacak bu hayattan, bir yıldızını daha kaybedecek bu hayat. Bu bir isyan değil, sadece yüreğimin derinliklerinden ipini koparıp rahatsızlık verdiği yerden hoyratça, hızlan ve sabırsızca uzaklaşmaya yeltenen haykırışlarım. Bitmek tükenmek bilmeyen yaşlarımın ruhuma düşen yansımalarının küçük bir gölgesi… Ve yaşlarımı kimse üzerine alınmaya kalkmasın, tüm yaşlarım bana baki mutluluğu hor gören şu paylaştığımız hayata! Bu arada söyleyecek daha çok şeyim var ama dediğim gibi; sıramı bekliyorum...

Nevzat Orkun Çeviker

12 Kasım 2010 Cuma

En zayıf yanım; Sol Kolum (!)

Vücudunun hangi parçasını en az seviyorsun ya da nefret ediyorsun diye sorsalar, sol kolum olur cevabım. Evet, sol kolum… Çünkü yaşamım boyunca tüm aptallıklarıma ev sahibi oldu, bir iradesi yokmuş gibi kabullendi kendisine yapılanları… Belki de zamanla sağ kolumun güçlenmesi sonucu bu oldu ama yinede direnmedi boyun eğdi hayatındaki kötülüklerin kuklası haline gelen sağ kolumun yaptıklarına… Bir ömür boyu taşıyacağı derin izleri bir dakika bile düşünmeden kabul etti benliğine. Kendi bedeninde bırakacağı izlerin beni de etkileyebileceğini düşünmeden… İşte en çokta bu yüzden kızarım ona, bu yüzden sevmem kendisini. Feda etmeye hazır olduğum ilk şeyim o olur herhalde. En zayıf yanım işte bu… Şu hayatı bir şekilde kontrol edipte sol koluna insanın söz geçirememesi ne kadar acınası bir durum dimi?

Aslında tüm bu yazdığım kendi aptallıklarını vücudun bilinçsiz bir parçasına yıkmaya çalışan, kendi kendine yaptıklarını kabullenmek istemeyen, yüzleşmekten kaçan bir pesimistin anılarıdır… Yani benim anılarım. <:)

Nevzat Orkun Çeviker

Hareket Vakti

Bir tren garında gibiyim. Valizimin üzerinde bir kenara pineklemiş saatimi bekler gibi, trenin kalkış saatini bekler gibi. Kış’ın en soğuk ayında gibiyim, üşüyorum gecenin en ayazında. Bakınıyorum etrafa benim gibi bekleyen yolculara, hepsinden bir parça tanıdık yüz görüyorum… Hani asla nerden tanıdığınızı çıkaramayıpta bir yerlerden tanıdığınızı hissettirir ya, işte öyle gibi sanki… Zaman kavramımı kaybetmiş bir şekilde etrafı süzerken kendimi kayıp giden saatlerin içinde buluyorum. Zaman su gibi akıyor, ama ne bekleyenler değişiyor ne gün ağarıyor ne hava ısınıyor… Zamanın bu puslu sıkıcı köşesine sıkışmış gibi hissediyorum kendimi, hiçbirşey geçmeyecek gibi, son bulmayacak gibi. Bu ağrı ile daha ne kadar bunu çekeceğini bilmeden insanın sürüncemede yaşaması ne berbat bir durum. Ağır ağır doğrulmaya çalışıyorum soğuktan uyuşmuş ayaklarımın üzerinde. İlk başta sendeliyorum adım atmakta o kadar zorlanıyorum ki, dışarıdan göründüğüm benden utanıyorum, diğer insanlardan kaçırıyorum gözlerimi. Anlamsız bir kaçış içinde hissediyorum kendimi. O kadar kısa süre zarfında o kadar yoğun ve karmaşık duygular içine giriyorum ki kendime şaşıyorum… Gecenin o bitmeyen ayazında kulakları tırmalarcasına trenin düdüğü duyuluyor, valizi bir kenarından sürükleyerek, vagonların açılan kapılarına doğru ağır ağır yol alıyorum. Zar zor çıktığım basamaklardan sonra koltuğuma yerleşiyorum. Öyle bir yorgunluk iniyor ki üzerime, sanki yaşlanmış gibi… Garda beklediğim sürenin aksine o kadar hızlı harekete geçmeye başlıyor ki tren… Trenin gardan ayrılması ile bir hafiflik hissetmeye başlıyorum, bir kuş kadar hafif, bir kuş kadar özgür, uçar gibi yükselmeye başlıyor tren göğe doğru… Ve ruhum tüm zıtlıklarıyla, her bir parçasıyla, her bir anısıyla bedenini terk ediyor…

Nevzat Orkun Çeviker

11 Kasım 2010 Perşembe

İki yol...

Dibe vurmaya ramak kaldı… Toplayın en değerli eşyalarınızı, koyun büyükçene olan valizinize, yolculuk yakın bilesiniz bunu. İnsan düşlemekten vazgeçtiği an, sona yaklaşıyor demektir. Düşlerinden uzaklaştıkça ufuk çizgisi yok olur, uçsuz bucaksız gelen hayat biranda bir sona doğru yaklaşır. Öteki yandan düşlerini ümit ettikçe de asla tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanır. Yüreği yanar, acı çeker… Sahip olabildiklerinin ötesinde düşlere yelken açmak tehlikeli sularda kol gezmek gibidir… An gelir alabora olursunuz, talihiniz varsa ümit ettiğiniz düşlere kavuşursunuz. Bütün olay iki seçeneğe indirgeniyor; ya bu hayatta tüm düşlerinizle varsınız, ya da asla gerçekleşmeyecek hüzünlü düşler çıkmazında bir başınasınız…

Nevzat Orkun Çeviker

8 Kasım 2010 Pazartesi

"Hayallerinize sevdiceğinizi konuk edecekseniz şayet; asla düşlediklerinizin sahip olduklarınızdan dışarı taşmasına müsade etmeyin."

Nevzat Orkun Çeviker 

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bir kedi, bir dünya...


Boşuna umma, hiç kimse için bir dünya olamazsın,
Kimseden bekleme deli gibi sevmesini sakın
Diyorsa aksini, emin ol bu ilişkinin sonu yakın
Sonunda mutlaka hep bir başına kalırsın

Ama unutma, şayet bir fırsat verebilirsen;
Bir kedi için koskoca bir dünya olabilirsin…

N.Orkun Çeviker 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...