12 Kasım 2010 Cuma

Hareket Vakti

Bir tren garında gibiyim. Valizimin üzerinde bir kenara pineklemiş saatimi bekler gibi, trenin kalkış saatini bekler gibi. Kış’ın en soğuk ayında gibiyim, üşüyorum gecenin en ayazında. Bakınıyorum etrafa benim gibi bekleyen yolculara, hepsinden bir parça tanıdık yüz görüyorum… Hani asla nerden tanıdığınızı çıkaramayıpta bir yerlerden tanıdığınızı hissettirir ya, işte öyle gibi sanki… Zaman kavramımı kaybetmiş bir şekilde etrafı süzerken kendimi kayıp giden saatlerin içinde buluyorum. Zaman su gibi akıyor, ama ne bekleyenler değişiyor ne gün ağarıyor ne hava ısınıyor… Zamanın bu puslu sıkıcı köşesine sıkışmış gibi hissediyorum kendimi, hiçbirşey geçmeyecek gibi, son bulmayacak gibi. Bu ağrı ile daha ne kadar bunu çekeceğini bilmeden insanın sürüncemede yaşaması ne berbat bir durum. Ağır ağır doğrulmaya çalışıyorum soğuktan uyuşmuş ayaklarımın üzerinde. İlk başta sendeliyorum adım atmakta o kadar zorlanıyorum ki, dışarıdan göründüğüm benden utanıyorum, diğer insanlardan kaçırıyorum gözlerimi. Anlamsız bir kaçış içinde hissediyorum kendimi. O kadar kısa süre zarfında o kadar yoğun ve karmaşık duygular içine giriyorum ki kendime şaşıyorum… Gecenin o bitmeyen ayazında kulakları tırmalarcasına trenin düdüğü duyuluyor, valizi bir kenarından sürükleyerek, vagonların açılan kapılarına doğru ağır ağır yol alıyorum. Zar zor çıktığım basamaklardan sonra koltuğuma yerleşiyorum. Öyle bir yorgunluk iniyor ki üzerime, sanki yaşlanmış gibi… Garda beklediğim sürenin aksine o kadar hızlı harekete geçmeye başlıyor ki tren… Trenin gardan ayrılması ile bir hafiflik hissetmeye başlıyorum, bir kuş kadar hafif, bir kuş kadar özgür, uçar gibi yükselmeye başlıyor tren göğe doğru… Ve ruhum tüm zıtlıklarıyla, her bir parçasıyla, her bir anısıyla bedenini terk ediyor…

Nevzat Orkun Çeviker

0 Haykırış :

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...